17 Aralık 2014 Çarşamba

Kıvırcık Yazılar

VI
                Bu sözler ucuz turuncu bir kalemin siyah kömürüyle kâğıtta dans ettirmeden önce inan senin fotoğrafına dahi bakmıyorum. Elimde bir tane bile yok zaten. Bu okuyucu için aldığım bir önlem aslında. Eğer yazmadan önce bir kez seni görürsem bu parmaklarım “artık yazmayı kes” diyene kadar durmayacağım anlamına gelir. Başka bir telaffuzla binlerce kelime, yüzlerce sayfa ve birkaç roman olarak da kulaklara uğrayabilir.
                Her neyse. Kalbindeki tarlalarda yetişen çileklere de selam!
                Sen saklamak istesen de farkında değilsin. O çileklerin kokusu gülmek için açılan ağzından ve gülen ağzına destek veren gözlerinden ziyadesiyle çıkıyor.
                İnsan insanı öldürdükten sonra dahi tiksinç bunalımlara giriyor. Eğer Azrail aldığı o kadar cana rağmen henüz intihar etmediyse, onu bu intihar girişimlerinden caydıran şey kesinlikle gülüşün olmalı. Demek çileksever bir melek ruhlara eşlik ediyor.
                Çikolatanın mucidi kimse, bakışına maruz kalsaydı eğer çikolatayı dünya piyasasına “Süper Ekşi Enfes Ekvatoral Çeşni” adı altında sürerdi. Çocuklarımız çikolatalı gofret yiyorsa yine senin sayende.
                Yamyamları vejeteryan kılabilecek bir yaşam enerjin var ve mutlu olmadığını söylüyorsun. Bu tavrından acilen vazgeç. Aksi halde seni böyle gören vejeteryanler çiğ et yemeye başlar. Daha kötüsü hayvanseverler sadist eylemlere eğilim gösterirler. Kedileri sevdiğini umuyorum.
                Farkında mısın bilmiyorum ama sen böyleyken medeniyet ilerlemiyor. Gülüşünle de dalgalar halinde çağın ilerisine sıçrıyoruz. Zamana, takvimlere ve saatlere aykırı bir ruh dünyan var. Bunu seni seven kimselerden duymuşsundur. Buna eminim. Çünkü öyle bir yüzün var ki okuma yazma bilmeyen bir kimse sadece saçlarından ilham alarak Nobel Edebiyat ödülünü üst üste yedi kez kazanabilir.
                Sana çiçeklerin selamı var. Papatya hariç hepsi dargın sana. Onları da papatyayı sevdiğin gibi sevmezsen hiçbiri cennete dikilmeyecekmiş.
                Bu arada papatyaları da böylesine sahiplendiysem papatya sevdiğimden değil, seni sevdiğimden.
                Bunları sana yazıyorum. Sana yazmamın basit bir açıklaması var. Şiirlerde önümü kesen, şarkılarda kulağıma fısıldayan, kitapların satır aralarından fırlayan, filmlerde başrol oynayan ve kimi kutsallaşan geceler rüyama giren sensin. Özel bir sebebi yok anlayacağın. Altı üstü seviyorum.
                                                               Ve nasıl bitiriyor mektubunu Nazım Hikmet?

                                                                                              “Herkese selam, sana hasret”

5 Aralık 2014 Cuma

Abdülrezzak

Ne zaman sevineveğiz Rezak?
Güzel günler yakındır belki.
Sırtımıza güneş vuran, tok günler
Başımıza rahmet yağan hoş günler.
Görür müyüz? Bilinmez.
Zira ölmek, mutlu olmaktan
Daha kuvvetli bir ihtimaldir Rezak.

Ne zaman sevileceğiz Rezak?
Sevilmeyi hasretle beklemek.
Bir sevgide ciddiye alınmak.
Sevilmeye değer miyiz Rezak?
Bir şeyler paylaşılmaya,
Hayata hissedar, ortakçı alınmaya
Boş ver, hayatları bırak.
Gel kitapçı açalım Rezak.
Söylüyorum işte,
Eskaza mutlu bile olsak,
Sevilmeler Kaf Dağının da ardında.

Sevilmeler uzak.
Sevgiler uzak.
Halimize bir bak,
Mutluluk bir saman alevi kadar ısıtabilir bizi.
Yıldızlar gökyüzünde güzel Rezak

9 Kasım 2014 Pazar

Kıvırcık Yazılar

V
                Kimi zamanlar oluyor, kişi özleminden, çaresizliğinden ve acısından dolayı ne yapacağını şaşırıyor. İki insanın hareketleri çok tehlikeli olabilir; birisi aç insanınki, diğeri aşık insanınki. Ne yapacakları belli olmaz bunların. O kadar acıkmıştım demek ki seni nasıl görebilirim arayışlarına girmiştim. Aklıma hiç bir şey gelmiyordu, tek umudum içimde barınan kaza anlayışıydı.
                Dualarımı taşıyan melekler yavaş yol aldığı için olsa gerek tam bir hafta sonra görmüştüm seni.Hiç beklemediğim, görmek için en uzak ihtimal yerlerden birisiydi. Toplumla yaşamanın getirdiği yüklerden biri olan sosyal yaşam görevimi yerine getiriyordum. Bir arkadaşı bekliyordum anlayacağın. Dalgın daldın etrafa bakıp, şarkı mırıldanıyordum. Kötü sesimin hayat verdiği, düşük bir çocuk misali şarkımın en güzel yerinde görmüştüm seni. Sana seslenen insan adını benden güzel telaffuz edemezdi. Buna rağmen seni söyleyen o çağrıya gitti kulağım. Ben döndüm sana seslenen kimseye, sen döndün sonra. Belki de bizzat Hızır hazretleriydi o sesin kaynağı. Nitekim ben seni farketmiştim, sen de beni. Hızlı hareketlerinden anlamıştım acele işlerin olduğunu. Bunları senden duymak gibisi yoktu ama.
                “Çok özür dilerim, kalıp konuşmak isterdim fakat bi yere yetişmem lazım.”
                Bu ses kimilerinde sıradan bir insan sesi etkisi yapabilirdi ama onun altında daha gürültülü şeyler vardı. Bir silahın ateş alış sesiydi, en yüksek şelalelerden aşağı doğru bir kaya parçası düşüyordu, dünya atmosferine giren bir göktaşı alev alıp üzerime doğru hızla ilerliyordu, dünyanın farklı yerlerinde ağlama sesleri geliyordu. Ölen bebekler için ağlayanlar, doğan bebeklerin ilk çığlıkları. Bir yerlerde iki küçük su samurunun oyunundan çıkan su sesleri vardı o sesin altında, parkta oynayan çocukları dinleyen kocası ölmüş teyzenin nefes alışlarını ve avrupada konserine hazırlanan piyanistin parmaklarının piyano tuşuna değişinin sesini kalbimle duyuyordum. Hepsi senin sayendeydi.
                Bana bu yaşattıklarına karşı seni nasıl ödüllendirebilirim derdine düşmüşken el sallamıştın bana. Sağ elin kırkbeş derecelik bi açıya konumlanmış, hızla havayı sağdan soldan okşuyordu. Bunun ertesinde bir rüzgar oluşmuştu. Bir esinti bile denemez belki on adım ötemde yaptığın harekete ama o esintinin tenime değmesiyle diyaframımda bulunan nükleer bombalar aktive edilmişti. Sen dönüp giderken saçlarının hareketiyle birlikte patladılar. Öyle bir gümbürtüyü yutmuştum ki, bulunduğun binayı, bulunduğun şehri, kıtayı ve galaksiyi kurtarmıştım. Yuttum mu yuttum, sonra dayanamadım kapıdan çıkınca kustum. Yanımdaki arkadaşlarıma rağmen avaz avaz bağırıyordum sokakta. Trafik lambalarına sarıldım, yoldan geçen ufak çocukların hepsinin yanağını sıktım, gördüğüm her çiçeğe selam verdim. Tüm gün karın boşluğumda patlayan bir atom bombasının enerjisiyle yaşadım. Einstein’a ne zaman el salladın sen?
                Lütfen başka kimselere, özellikle sevdiğin kimseye el sallama. Ben o enerjiyi yutmuş olabilirim ama ülkemiz ikinci bir Çernobil vakasını kaldıramaz. Hem üçümüz birden sevinemeyeceğimize göre onu mutlu edip kendini üzmenin akla sığan bir yanı yok. 

25 Ekim 2014 Cumartesi

Kıvırcık Yazılar

IV
                Bahar güneşinin kış vaktini çaldığı bir gün. Bu evrenin bize buluşmamız için hazırladığı cilvesi.  Güneşli ve cilveli bu günde yürümek geliyordu içimden. Herhangi bir yöne doğru yürümek. Tabi sana yürümek olduğunu henüz bilmiyordum ki. Ana caddeye ulaştığımda bir yol ayrımına denk geldim. Yolun sağ kanadı seni rüyamda gördüğüm yere gidiyordu, sol kanadı ise meçhule. Açıkça söylüyorum seçim yapmak zor geldi. Tek kuruşumla yazı tura atacaktım. Yazı meçhuleydi, tura rüyalara. Paranın meçhul yüzü üste geldi. Sola döndüm umutsuzca yürüyordum. Aynı zaman diliminde umut da bana doğru yürüyordu. Onuncu adımımdı yanlış hatırlamıyorsam seni gördüm, on üçüncü adımımda karşılaştık.
                Üçüncü görüşümdü seni. Yedi bin küsür kere gün doğup batmıştı hayatımda, güneşin üçüncü kez yüzüne doğuşuydu bu.
                Konuşacaktık. Evrenin talebine bu kadar yaklaşmışken yüz üstü bırakmak olmazdı. Dudakların görebileceğim en uyumlu ve en hoş ahenk ile konuşmanın eşiğindeydi. Acele etmiyordu zaman. Tek işi gücü bizdik sanki. Aralanan ağzından bir ses çıkmıştı. Ne güzeldi, ne tarif edilmezdi. Zamanı durdurmak için en uygun andı. Sesini işte, sonunda duymuştum. Coşkun nehirlere nispet yaşam dolu, sahtekar kuşlara inat capcanlı bir ses kulaklarım üzerinden beynime doğru akıyordu. Korktum. Alışık değildim. Fakir kulaklarım da böylesine zengin bir sese alışık değildi. İçlerinden biri infilak edebilirdi. “Merhaba” mı demiştin, “Nasılsın” mı? Kelimeler ile kavgalı dövüşlüydüm. Seni gördüğümde de yendiler beni. Hepsi anlamsızlaştı, uçuculaştı.
                On dört milyar el içerisinde iki tanesine âşıktım ve birisi cebinden çıkıp bana doğru uzanıyordu. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Ah evet, elim. Elim neredeydi? Kim çalmıştı? Derken ensemi kaşımken buldum sağ elimi. Modern batı toplumunun medeniyet kurallarına göre bu kısımda el sıkışıyorduk galiba. Yapabileceğimi düşünmüyordum. Yapmalıydım.
                Elim, eline yaklaşıyordu. Güneşe de olabilirdi. Yaklaştıkça damarlarımda hissediyordum senden gelen ısıyı. Belki de tanımı yapılamayan aşk bu sıcaklığın adıdır, bilmiyorum. Elimi yakabilirdi. Fark etmez, hiç de önemli değildi bir el. İstersen ikisini de yakabiliriz.
                Ve ellerimiz bizden önce buluştu. Elinde fark edemediğim pamuk tarlalarında yolumu şaşırmıştım şimdi de. Samimiyet kapladı ve sonra sıktı elimi. Samimiyet yumuşacıktı. Samimiyet yavaşça aşağı yukarı sallandı. Cenneti buldum! Cennet bahçesi denilen yer aslında elinin çizgileri arasındaki pamuk tarlalarından başkası değildi. Kevser ise sıcaklığın yüzünden elimde oluşan ter damlaları olsa gerek. Gördün mü bak? Anladın umarım artık. Elin elime değdiğinde kurduk cenneti. Bu cenneti dağıtarak insanlığı karşıma alamazdım. Ama sen tereddütsüz çektin elini. Ahirette milyarlara hesap vereceksin.
                Cevap vermem, konuşmam gerekiyordu, hissettim. Bu çetin görevde dilim tek başınaydı. Beynim amansızca kutlama yapıyordu çünkü. Tehlikeliydi. Dil konuşabilir yalnız düşünemezdi. Düşüncesizce konuşmuşluğum varsa bundandır.
                Ne kelimeleri paylaştım sana inana hatırlamıyorum ama gözlerin güzelleşti. Anladım ki gülecektin. Gözlerinin gülüşü öylesine derinden geliyordu ki bir an için kalbini görürü gibi oldum. Böylesine harika bir gülüşten sonra hayata küsebilir ve bir daha gülmeyebilirdim. Buna rağmen sevincin, sevincim oldu. Gözlerin güldü, yüzün güldü, dudakların tebessüm etti, yoldan geçenler gülüyordu, araba kornaları gülüyordu, rüzgâr kahkahalara başladı, gökyüzü masmavi kesildi güneş güldü. “Durdurun zaman! Saatlerin hepsini sökün atın!” diye haykırdım. Duymadın tabi, kimse duymadı. Allah duydu, eminim. Ama duruma el atmadı. Ben gülüşünde boğuluyordum ki engin okyanusun sonuna gelmiştim.
                Dersin vardı, vaktin dardı. Ayaküstü sohbetimiz son buluyordu. Yirmi dakika öldürmüştün kaldırım üstünde benle. Benim hayatımda ise yirmi dakikada koca orman yeşermiş, büyüyüp daha nice kimseyi yaşama katıyordu.
                “Hoşça kal.”
                Her zaman kafatasımın içinin boş olduğunu söylerdim lakin bu sesin yaptığı yankı öyle derin ve ürkütücüydü ki boşluğun hacmini tahmin edemiyordum.
                Kaldırımın arasından cüceler çıkıp komfeti patlattılar, güneş bir ses bombasına dönüştü ve herkes dans ediyordu. Arkandan bakmadım ama çığlıklar attım. Umarım hassas kulaklarında kalıcı hasar bırakmamışımdır. Umarım hiç duymamışsındır içimden gelen barbar sevinç çığlıklarını.
                Seni üçüncü görüşümdü ve sesini ilk kez duymuştum. Daha ne isteyebilirdim? Lafın gelişi tabi. Beni sevmeni isteyebilirdim, bir sonraki görüşünde sarılmanı isteyebilirdim, açlara yemek, hastalara ilaç dileyebilirdim.
                Bir ay boyunca yemek yemeden yaşayabilirdim, iki hafta su içmeden gezebilirdim. Ben ise bana yüklediğin bu enerjiyi bir hafta boyunca mutlu kalmakta harcadım. Ne yalan söyleyeyim, ömrümden bir haftayı sana borçlandım. Gelsene, çay demlerim, ödeşiriz.

3 Ekim 2014 Cuma

Kıvırcık Yazılar

III
Bir günüm bir günümü taklitten kaçınırdı hep. Buna insanlık olarak çok alıştığımız için olsa gerek ilginç duyumlar okşuyordu kulağımı. O kötü haberin peşine taze meyve gibiydiler.  Geniş sayılabilecek bir çevre ve dengesiz hareketler çok nadir size faydalı sonuçlar doğurur. Nadirliklerden birisine rast gelmiştim. Beni ilginç bulmak normal insanların eylemi değildir. Diğerlerinden farklı olduğunu her yönden kanıtlıyordun işte.
Hiçbir zaman Edison yahut Tesla sempatizyanı olamadım. O gün ise ikisini birden Cennet’e misafir edebilecek kadar duam oldu onlara.
Bana mesaj atmıştın. Tam yirmi dört harften oluşan bir mesaj. İnan bana o kadar peygamber Allah’tan vahiy geldiğine bu kadar sevinemezdi. Ne yazık ki o gün, sana rağmen, hüzünlü geçti. Sana rağmen hüzünlü geçirdiğim dakikalar adına özür dilerim ama inan bana vicdanım çoğu zaman her şeyi ezip geçer. Yas tutuyordu vicdanım. Senin gibi antidepresana rastlamadım ben. Birkaç saatlik konuşmamızdan sonra çok rahatlamıştım.
Arkadaş olmak istiyordun, derdini anlatıyordun. Sorunlarını, eğlencelerini ve her şeyi anlatıyordun. Bir an sıkıldıysam seni dinlemekten, bir an heyecanlanmadıysam söyleyeceklerini dinlerken Edison ve Tesla, ikisi birden, diğer tarafta elektrikle infaz etsinler beni.
Başkasına olan aşkını dinlememe rağmen daha çok bağlanıyordum sana. Benliğimin buharlaştığını ve onun yerine bir sen dolduğunu hissediyordum. Senin sayende ikinci bir rengi kutsadım, bir çiçekle olan bağımı kelimelerin ötesine taşıdım. Anlamsız bir çok kavramdan sen çıkar oldun.Sonunda dehşet ötesi bir kavram da yayılmaya başladı vücudumda. Özlemek.
Senden haber alamadığım zamanlar, ara açıldıkça eksik hissetmeye başladım kendimi. Güne mutlu, umutlu uyanıp; gece başımı yastığa çaresiz koyuyordum. Çocuk olmuştum, çocuklaşmıştım. Sabah evden birkaç misket ile çıkıp, yarısını oyunda kaybeden beceriksiz bir çocuk. Dağıttığım neşenin kaynağıydın ve dağıttıkça eksiliyordum. Neden tazelemiyordun çayımı?
Vakit geçtikçe endişelerim de artıyordu. Ya sevdiğin oğlan benim sende gördüğümü görürse? Korkuyordum, çünkü o oğlanın imanı zayıf olabilirdi ve seni gördüğünde haşa Allah’ı unutabilirdi. Tabi ki senin mutlu olmanı isterdim ama seni mutlu ederken bir ademoğlunun dinden çıkması hoş değildi. Bu yüzden dualarımı hep sende bulduğumu kimsenin bulmaması tarafında kullandım. İnan bana seni düşündüğümden yapıyordum her şeyi, mutluluğumuz için.
Çok nadir konuşabiliyorduk. Çok kısa sürüyorlardı. Nitekim konuşuyorduk işte. Aylarca mektup bekleyen dedelerim kadar olamayacaktım belki. Konuşuyorduk. Japon balıklarından, insanların hayattan ne bulduğundan, havadan sudan. Her meteoroloji sunucusu havayı suyu seninle konuşmak isterken sen benimle konuşuyordun. Seninleyken kendimi değerli hissediyordum. Bütün kötülüklerine ve çirkinliğine rağmen kralın akrabası olduğu için saygı gören bir kimsenin değeriydi bu.
Seni anladıkça ağzım açık kalıyordu. Kendini güzel bulmuyordun ve bu konuda ciddiydin. Alçak gönüllülük yapamayacak kadar güzeldin ama sen güzel olmadığın konusunda ciddiydin. İşte diyordum, sonunda benim için yaratılmış bir hanımefendi değil de nedir bu? Eminim ilk insanlar olarak biz ayarlanmıştık, kaburga kemiğim sökülmeye dahi hazırdı senin için. Hazreti Adem sıraya kaynak yapmış olmalı, aksi halde Havva ve Adem bizden fazla birbirleri için yaratılmış olamazlar.

28 Eylül 2014 Pazar

Kıvırcık Yazılar

II
Neler oldu bir bilsen. Seni göreli üç hafta oldu. Sonbahar bitti, kış oldu. Gündem karıştı olaylar oldu.
Bunlara rağmen henüz tanımaya başlıyordum seni. Azar azar tanıyordum. Birden tanırsam seni, birden her şeyini öğrenirsem halim ne olurdu.
Kimi kimselerin ağzından küf kokusunun peşine gelen isli haberler duydum.Görünüşe göre halimi en iyi anlayabilecek insan yine sendin. Seni ilk gördüğümde saçlarının bana anlattığı ve benim insanlığa anlatmaya çalıştığım işte tam olarak buydu. Demek başkasını seviyordun. O başkası da bir diğerini seviyordu. Ben de seni.
Nasıl aldım haberini merak ediyor musun? Küf kokusu kulaklarımı sardıktan hemen sonra oldu olanlar. Midemin üzeri yandı, midem ağırlaştı.Her kaburgamdan kalbime doğru kağnılar yol aldı. Gıcırdayarak, inleterek ulaştılar kalbime. Taşıdıkları son keder kırıntısını da odacıklarımdan birine yerleştirdikten sonra, boğazım alevlendi. Bir yutkunmalık tükürük sıkıştı tam ortasında. Sanki yutkunmuyordum da dağları elimle düzlüyordum. Soluk borumda denize atladığımda beni dibe çökertebilecek bir kaya vardı.Küçükken “erkekler ağlamaz” dendiğinde, kendimi sıktığımda sertleşirdi o kaya. Bunlara rağmen kim bilir, belki birkaç gözyaşı özgürlüğüne kavuşuyordu.
Demek başkasını bekliyordun. Ben de başkasını bekleyen birini bekliyordum, anlaşabileceğimiz yıldız tane noktadan birisi buydu mesela. Hala göremiyordun, umutsuzca bekleyenlerdik biz. Olmayacak duaya mum yakıyorduk Perşembe gece yarıları.
Gerçeklerin farkındaydım, birkaç narin parmak uzundun benden. İnadıma, çirkinliğime nispet de güzeldin. Sen de farkındasın ki seçemiyorduk. Seçseydik nasıl olurdu peki? Çok farklı olurdu. En baştan severdim. Onca yılı neden ruhsuz ve hissiz geçireyim ki.
Sen de en baştan seçerdin onu değil mi? Görüyordum, sevmeyi iyi biliyordun. Fakat sen, dünyanın en yeteneklisi! Her şeyi biliyordun da beni nasıl bilmiyordun.
İlk izlenim önemli diye gözüne gözükememiştim. Buna ek olarak o an yaşadığım büyük şaşkınlık ve dalgınlığın da etkisi vardı. Bu sefer düşünmeme ve şaşırmama zaman bırakmadan yakalamıştın beni. Üçüncü haftanın hafta sonuydu. Merdivenleri aceleyle çıkmıştım. Telefon kulağımda, gözlerim yerde, meşguldüm. Önüme birisi çıktı.
Ayaklarını gördüm. Yalnız senin kapısını çaldığın kafam korkarak doğrulmuştu. Bir yüz görmüştüm. Fotoğraflardan aşina olduğum, aşık olduğum bir yüz. Dünya çiceklerini açmaya, yıldızları kaymaya, suyu akmaya ve kalbimi durdurmaya teşvik eden bir yüz. İnan hiçbir yüz hattını göremedim o kır papatyası yüzünün. Çünkü gözlerin utangaç vücudumu fazla meşgul etmişti. Milyarlar içerisinde en göz göze gelinesi göz çifti vardı karşımda.
Gözlerin güzel oldukları kadar da misafirperverdiler. Çay ikram ettiler, hal hatır sordular. Saniyeler süren bakışmamız sırasında dertleşmiş gibiydiler. Sen beni sevmesen de gözlerin gözlerimi seviyordu bence. Sevenleri ayırmak günahtı. Onları ayırdın.
Gözlerimizin dansı bitince yol verdim ve geçtin. Sen merdivenleri, hayat basamaklarına tırmanırcasına inerken arkandaydım. Seni izliyordum.
Fakat anlaşılan bakarken gördüğüm gözlerin değildi. Aksi halde renklerinden neden emin olamayayım.
Sen gidince gittim pırasanın birine sarıldım. O kadar yaklaşmışken sana, ne bir çift laf konuşabilmiştim ne de sesini duyabilmiştim. Bunlara üzülüyorken, geceleyin, karanlık bir uykunun ortasında iki gözün değerine daha sıkı sarıldım.

Güzelliğine rağmen başkasını seven birini bekliyorsun ve bir kat daha büyülüyorsun beni.

Masmavi

Haziran mı çağırdı seni,
Neden gittin?
Mavinin tonu mu açık geldi,
Gökyüzüne mi sığmadı kalbin?

Gözlerine iyi bak,
Onları sevdiğimi söyle.

Gelmeyi düşünürsen eğer,
Fazladan gökyüzüm var.
Masmavi...

27 Eylül 2014 Cumartesi

Kıvıcık Yazılar

I
                Yemek yemek, dersler, uyku ve konuşmak gibi sıradan ana fikirlerde toplanan bir yaşantım vardı. İnan bana herkesten sığ, herkesten yavan yaşıyordum. Fakat nerden bileyim ben nefes alıp vermenin yaşamak için yeterli olmadığını? Öylesine uzaktım ki sevmekten sevilmekten. Biliyorum sevilmekten hala yeterince uzağım ama ne şaşırtıcı eylemdir sevmek.
                Bir okul vakti, servise hiç olmadık bir yerden bineceğim. Sokağın başına durdum. Bir göz gezdirdim bekleyen başka öğrencilere, sokağın sonunu gördüm, bu sefer dünya durdu. Birkaç saniyeyi aşmadı bakışım. Aslında aşamadı. Biliyorum hiçbir göz sana doyamıyor fakat benimkiler aç kaldı. Çok muhafazakârdır benim gözlerim. Çok utangaçtırlar. İlk görüşümdü bu, belki bir daha göremeyecektim, kim bilir? İnanılmaz bir şey oldu, hayır bana doğru gelmedin, beklemediğim bir cesaretle gözlerim birkaç saniye daha seni izlemişti. Çekiniyordum, merak ediyordum, şaşkındım. Çok şaşkındım. Seni böyle bilmezdim ben. Aslında seni hiç tanımazdım. Şimdi öğrendim, sen nasıl bir devrimcisin öyle? Gözlerimin bilmem kaç yıllık tutucu rejimini yıktın. Yahu biriniz de söyleyin şimdi, nasıl hayran kalmayayım ben?
                Biz cidden aynı şehirde mi yaşıyorduk? Bırakalım bu şehri, dünyada senin gibisi vardı ve ben neden bilgilendirilmiyordum? Gözlük kullanmayı reddeden kimi kimselere göre güzel olmayabilirsin ama inan umurumda değil. Tabi senin bundan haberin yok. Yahut senin benden de haberin yok. Olmasın, boş ver. Tarafsız İsviçreli bilim adamların yapmadığı bir deneye göre üretim hatası çirkin insanlar gözleri iki kat bozuyormuş. Benden uzun, benden kıvırcık ve benden olgun birisi. Benim normal zamanlarda düşman sıfatı taktığım kimselerin özellikleri aslında. Demek ki hepsi birlikte yan etki yapıyormuş.
                Bu ne gürültüydü, ne ayıptı bu ses kirliliği! Burada altı adım ötesindeki sevdiğine bakamadığı için dalıp giden bir kimse hayal kuruyordu. Hülya bulutundan kaldırdım kafamı. Büyük mü büyük bir servisti. Benim bineceğim değildi. Bulutlara boğulmaya gidiyordum ki senin bineceğin servis olduğunu fark ettim.
                Yaslandığın yarım duvardan doğruldun. Sana tek tavsiyem öyle hareketler yapma. Seni çekemeyen kuşların komplosuna uğrayabilirsin. Kafandaki örgü şapkayı hayal meyal hatırlıyorum. Kış vaktinin bahara dönmesi için yeterli bir sebepti şapkan. Otobüse doğru bir adım attın. Yemin olsun sağ adımını böylesine atan birisine rastlamamıştım. Anlaşmalı mı gelmiştin dünyaya? Bastığın yer seni incitmemek yumuşuyordu sanki. İnan bana saçların kıvırcık değildi de, kıvırcık saçlar için doğmuş gibiydin. Otobüse ilk adımını attın. Belki de otobüstekilerin hayatını kurtardın. Ben bir sürücü olsam dünyanın en kıvırcığının bindiği bir otobüse çarpmam. Ben çarpacak olsam da melekler mani olur zaten. Bindin otobüse. Güneş batıyor sanmıştım ilk başta otobüsün kapıları yavaş yavaş kapanıyormuş meğer. Tekrar hareket geçti otobüs. Ben arkasından bakıyordum. Sonra ne mi oldu? Otobüsü kaçırdım. Hayır, okula gideni değil. Ütopyama gideni. Senin şu bindiğin hani.

                Bir öğlenden sonramı bulandırmıştın ilk gördüğüm gün. Daha da sonra, bir iki hafta kadar mesela, ben unuttum sanıyordum. Unutulduğunu düşündüğüm bir günün gecesiydi. Günü yeni güne bağlamayı adet etmiştim. Birden yazasım geldi. Birkaç ay olmuştu, şiir yazmıyordum. Güzel değillerdi zaten ama bu sefer sana yazmak geldi içimden. O zaman fark ettim, seni unutmak isteyenin yalnız beynim olduğunu.