IV
Bahar
güneşinin kış vaktini çaldığı bir gün. Bu evrenin bize buluşmamız için
hazırladığı cilvesi. Güneşli ve cilveli
bu günde yürümek geliyordu içimden. Herhangi bir yöne doğru yürümek. Tabi sana
yürümek olduğunu henüz bilmiyordum ki. Ana caddeye ulaştığımda bir yol ayrımına
denk geldim. Yolun sağ kanadı seni rüyamda gördüğüm yere gidiyordu, sol kanadı
ise meçhule. Açıkça söylüyorum seçim yapmak zor geldi. Tek kuruşumla yazı tura
atacaktım. Yazı meçhuleydi, tura rüyalara. Paranın meçhul yüzü üste geldi. Sola
döndüm umutsuzca yürüyordum. Aynı zaman diliminde umut da bana doğru yürüyordu.
Onuncu adımımdı yanlış hatırlamıyorsam seni gördüm, on üçüncü adımımda
karşılaştık.
Üçüncü
görüşümdü seni. Yedi bin küsür kere gün doğup batmıştı hayatımda, güneşin
üçüncü kez yüzüne doğuşuydu bu.
Konuşacaktık.
Evrenin talebine bu kadar yaklaşmışken yüz üstü bırakmak olmazdı. Dudakların
görebileceğim en uyumlu ve en hoş ahenk ile konuşmanın eşiğindeydi. Acele
etmiyordu zaman. Tek işi gücü bizdik sanki. Aralanan ağzından bir ses çıkmıştı.
Ne güzeldi, ne tarif edilmezdi. Zamanı durdurmak için en uygun andı. Sesini
işte, sonunda duymuştum. Coşkun nehirlere nispet yaşam dolu, sahtekar kuşlara
inat capcanlı bir ses kulaklarım üzerinden beynime doğru akıyordu. Korktum.
Alışık değildim. Fakir kulaklarım da böylesine zengin bir sese alışık değildi.
İçlerinden biri infilak edebilirdi. “Merhaba” mı demiştin, “Nasılsın” mı?
Kelimeler ile kavgalı dövüşlüydüm. Seni gördüğümde de yendiler beni. Hepsi
anlamsızlaştı, uçuculaştı.
On dört
milyar el içerisinde iki tanesine âşıktım ve birisi cebinden çıkıp bana doğru
uzanıyordu. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Ah evet, elim. Elim neredeydi? Kim
çalmıştı? Derken ensemi kaşımken buldum sağ elimi. Modern batı toplumunun
medeniyet kurallarına göre bu kısımda el sıkışıyorduk galiba. Yapabileceğimi
düşünmüyordum. Yapmalıydım.
Elim,
eline yaklaşıyordu. Güneşe de olabilirdi. Yaklaştıkça damarlarımda
hissediyordum senden gelen ısıyı. Belki de tanımı yapılamayan aşk bu sıcaklığın
adıdır, bilmiyorum. Elimi yakabilirdi. Fark etmez, hiç de önemli değildi bir
el. İstersen ikisini de yakabiliriz.
Ve
ellerimiz bizden önce buluştu. Elinde fark edemediğim pamuk tarlalarında yolumu
şaşırmıştım şimdi de. Samimiyet kapladı ve sonra sıktı elimi. Samimiyet
yumuşacıktı. Samimiyet yavaşça aşağı yukarı sallandı. Cenneti buldum! Cennet
bahçesi denilen yer aslında elinin çizgileri arasındaki pamuk tarlalarından
başkası değildi. Kevser ise sıcaklığın yüzünden elimde oluşan ter damlaları
olsa gerek. Gördün mü bak? Anladın umarım artık. Elin elime değdiğinde kurduk
cenneti. Bu cenneti dağıtarak insanlığı karşıma alamazdım. Ama sen tereddütsüz
çektin elini. Ahirette milyarlara hesap vereceksin.
Cevap
vermem, konuşmam gerekiyordu, hissettim. Bu çetin görevde dilim tek başınaydı.
Beynim amansızca kutlama yapıyordu çünkü. Tehlikeliydi. Dil konuşabilir yalnız
düşünemezdi. Düşüncesizce konuşmuşluğum varsa bundandır.
Ne
kelimeleri paylaştım sana inana hatırlamıyorum ama gözlerin güzelleşti. Anladım
ki gülecektin. Gözlerinin gülüşü öylesine derinden geliyordu ki bir an için
kalbini görürü gibi oldum. Böylesine harika bir gülüşten sonra hayata küsebilir
ve bir daha gülmeyebilirdim. Buna rağmen sevincin, sevincim oldu. Gözlerin
güldü, yüzün güldü, dudakların tebessüm etti, yoldan geçenler gülüyordu, araba
kornaları gülüyordu, rüzgâr kahkahalara başladı, gökyüzü masmavi kesildi güneş
güldü. “Durdurun zaman! Saatlerin hepsini sökün atın!” diye haykırdım. Duymadın
tabi, kimse duymadı. Allah duydu, eminim. Ama duruma el atmadı. Ben gülüşünde
boğuluyordum ki engin okyanusun sonuna gelmiştim.
Dersin
vardı, vaktin dardı. Ayaküstü sohbetimiz son buluyordu. Yirmi dakika
öldürmüştün kaldırım üstünde benle. Benim hayatımda ise yirmi dakikada koca
orman yeşermiş, büyüyüp daha nice kimseyi yaşama katıyordu.
“Hoşça
kal.”
Her zaman kafatasımın içinin boş olduğunu söylerdim
lakin bu sesin yaptığı yankı öyle derin ve ürkütücüydü ki boşluğun hacmini
tahmin edemiyordum.
Kaldırımın arasından cüceler çıkıp komfeti
patlattılar, güneş bir ses bombasına dönüştü ve herkes dans ediyordu. Arkandan
bakmadım ama çığlıklar attım. Umarım hassas kulaklarında kalıcı hasar
bırakmamışımdır. Umarım hiç duymamışsındır içimden gelen barbar sevinç
çığlıklarını.
Seni üçüncü görüşümdü ve sesini ilk kez duymuştum.
Daha ne isteyebilirdim? Lafın gelişi tabi. Beni sevmeni isteyebilirdim, bir
sonraki görüşünde sarılmanı isteyebilirdim, açlara yemek, hastalara ilaç
dileyebilirdim.
Bir ay boyunca yemek yemeden yaşayabilirdim, iki
hafta su içmeden gezebilirdim. Ben ise bana yüklediğin bu enerjiyi bir hafta
boyunca mutlu kalmakta harcadım. Ne yalan söyleyeyim, ömrümden bir haftayı sana
borçlandım. Gelsene, çay demlerim, ödeşiriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder