II
Neler oldu bir bilsen. Seni göreli üç hafta oldu. Sonbahar
bitti, kış oldu. Gündem karıştı olaylar oldu.
Bunlara rağmen henüz tanımaya başlıyordum seni. Azar azar
tanıyordum. Birden tanırsam seni, birden her şeyini öğrenirsem halim ne olurdu.
Kimi kimselerin ağzından küf kokusunun peşine gelen isli
haberler duydum.Görünüşe göre halimi en iyi anlayabilecek insan yine sendin.
Seni ilk gördüğümde saçlarının bana anlattığı ve benim insanlığa anlatmaya
çalıştığım işte tam olarak buydu. Demek başkasını seviyordun. O başkası da bir
diğerini seviyordu. Ben de seni.
Nasıl aldım haberini merak ediyor musun? Küf kokusu
kulaklarımı sardıktan hemen sonra oldu olanlar. Midemin üzeri yandı, midem
ağırlaştı.Her kaburgamdan kalbime doğru kağnılar yol aldı. Gıcırdayarak,
inleterek ulaştılar kalbime. Taşıdıkları son keder kırıntısını da
odacıklarımdan birine yerleştirdikten sonra, boğazım alevlendi. Bir yutkunmalık
tükürük sıkıştı tam ortasında. Sanki yutkunmuyordum da dağları elimle
düzlüyordum. Soluk borumda denize atladığımda beni dibe çökertebilecek bir kaya
vardı.Küçükken “erkekler ağlamaz” dendiğinde, kendimi sıktığımda sertleşirdi o
kaya. Bunlara rağmen kim bilir, belki birkaç gözyaşı özgürlüğüne kavuşuyordu.
Demek başkasını bekliyordun. Ben de başkasını bekleyen
birini bekliyordum, anlaşabileceğimiz yıldız tane noktadan birisi buydu mesela.
Hala göremiyordun, umutsuzca bekleyenlerdik biz. Olmayacak duaya mum yakıyorduk
Perşembe gece yarıları.
Gerçeklerin farkındaydım, birkaç narin parmak uzundun
benden. İnadıma, çirkinliğime nispet de güzeldin. Sen de farkındasın ki
seçemiyorduk. Seçseydik nasıl olurdu peki? Çok farklı olurdu. En baştan
severdim. Onca yılı neden ruhsuz ve hissiz geçireyim ki.
Sen de en baştan seçerdin onu değil mi? Görüyordum, sevmeyi
iyi biliyordun. Fakat sen, dünyanın en yeteneklisi! Her şeyi biliyordun da beni
nasıl bilmiyordun.
İlk izlenim önemli diye gözüne gözükememiştim. Buna ek
olarak o an yaşadığım büyük şaşkınlık ve dalgınlığın da etkisi vardı. Bu sefer
düşünmeme ve şaşırmama zaman bırakmadan yakalamıştın beni. Üçüncü haftanın
hafta sonuydu. Merdivenleri aceleyle çıkmıştım. Telefon kulağımda, gözlerim
yerde, meşguldüm. Önüme birisi çıktı.
Ayaklarını gördüm. Yalnız senin kapısını çaldığın kafam
korkarak doğrulmuştu. Bir yüz görmüştüm. Fotoğraflardan aşina olduğum, aşık
olduğum bir yüz. Dünya çiceklerini açmaya, yıldızları kaymaya, suyu akmaya ve
kalbimi durdurmaya teşvik eden bir yüz. İnan hiçbir yüz hattını göremedim o kır
papatyası yüzünün. Çünkü gözlerin utangaç vücudumu fazla meşgul etmişti.
Milyarlar içerisinde en göz göze gelinesi göz çifti vardı karşımda.
Gözlerin güzel oldukları kadar da misafirperverdiler. Çay
ikram ettiler, hal hatır sordular. Saniyeler süren bakışmamız sırasında
dertleşmiş gibiydiler. Sen beni sevmesen de gözlerin gözlerimi seviyordu bence.
Sevenleri ayırmak günahtı. Onları ayırdın.
Gözlerimizin dansı bitince yol verdim ve geçtin. Sen
merdivenleri, hayat basamaklarına tırmanırcasına inerken arkandaydım. Seni
izliyordum.
Fakat anlaşılan bakarken gördüğüm gözlerin değildi. Aksi
halde renklerinden neden emin olamayayım.
Sen gidince gittim pırasanın birine sarıldım. O kadar
yaklaşmışken sana, ne bir çift laf konuşabilmiştim ne de sesini duyabilmiştim.
Bunlara üzülüyorken, geceleyin, karanlık bir uykunun ortasında iki gözün
değerine daha sıkı sarıldım.
Güzelliğine rağmen başkasını seven birini bekliyorsun ve bir
kat daha büyülüyorsun beni.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder