28 Eylül 2014 Pazar

Kıvırcık Yazılar

II
Neler oldu bir bilsen. Seni göreli üç hafta oldu. Sonbahar bitti, kış oldu. Gündem karıştı olaylar oldu.
Bunlara rağmen henüz tanımaya başlıyordum seni. Azar azar tanıyordum. Birden tanırsam seni, birden her şeyini öğrenirsem halim ne olurdu.
Kimi kimselerin ağzından küf kokusunun peşine gelen isli haberler duydum.Görünüşe göre halimi en iyi anlayabilecek insan yine sendin. Seni ilk gördüğümde saçlarının bana anlattığı ve benim insanlığa anlatmaya çalıştığım işte tam olarak buydu. Demek başkasını seviyordun. O başkası da bir diğerini seviyordu. Ben de seni.
Nasıl aldım haberini merak ediyor musun? Küf kokusu kulaklarımı sardıktan hemen sonra oldu olanlar. Midemin üzeri yandı, midem ağırlaştı.Her kaburgamdan kalbime doğru kağnılar yol aldı. Gıcırdayarak, inleterek ulaştılar kalbime. Taşıdıkları son keder kırıntısını da odacıklarımdan birine yerleştirdikten sonra, boğazım alevlendi. Bir yutkunmalık tükürük sıkıştı tam ortasında. Sanki yutkunmuyordum da dağları elimle düzlüyordum. Soluk borumda denize atladığımda beni dibe çökertebilecek bir kaya vardı.Küçükken “erkekler ağlamaz” dendiğinde, kendimi sıktığımda sertleşirdi o kaya. Bunlara rağmen kim bilir, belki birkaç gözyaşı özgürlüğüne kavuşuyordu.
Demek başkasını bekliyordun. Ben de başkasını bekleyen birini bekliyordum, anlaşabileceğimiz yıldız tane noktadan birisi buydu mesela. Hala göremiyordun, umutsuzca bekleyenlerdik biz. Olmayacak duaya mum yakıyorduk Perşembe gece yarıları.
Gerçeklerin farkındaydım, birkaç narin parmak uzundun benden. İnadıma, çirkinliğime nispet de güzeldin. Sen de farkındasın ki seçemiyorduk. Seçseydik nasıl olurdu peki? Çok farklı olurdu. En baştan severdim. Onca yılı neden ruhsuz ve hissiz geçireyim ki.
Sen de en baştan seçerdin onu değil mi? Görüyordum, sevmeyi iyi biliyordun. Fakat sen, dünyanın en yeteneklisi! Her şeyi biliyordun da beni nasıl bilmiyordun.
İlk izlenim önemli diye gözüne gözükememiştim. Buna ek olarak o an yaşadığım büyük şaşkınlık ve dalgınlığın da etkisi vardı. Bu sefer düşünmeme ve şaşırmama zaman bırakmadan yakalamıştın beni. Üçüncü haftanın hafta sonuydu. Merdivenleri aceleyle çıkmıştım. Telefon kulağımda, gözlerim yerde, meşguldüm. Önüme birisi çıktı.
Ayaklarını gördüm. Yalnız senin kapısını çaldığın kafam korkarak doğrulmuştu. Bir yüz görmüştüm. Fotoğraflardan aşina olduğum, aşık olduğum bir yüz. Dünya çiceklerini açmaya, yıldızları kaymaya, suyu akmaya ve kalbimi durdurmaya teşvik eden bir yüz. İnan hiçbir yüz hattını göremedim o kır papatyası yüzünün. Çünkü gözlerin utangaç vücudumu fazla meşgul etmişti. Milyarlar içerisinde en göz göze gelinesi göz çifti vardı karşımda.
Gözlerin güzel oldukları kadar da misafirperverdiler. Çay ikram ettiler, hal hatır sordular. Saniyeler süren bakışmamız sırasında dertleşmiş gibiydiler. Sen beni sevmesen de gözlerin gözlerimi seviyordu bence. Sevenleri ayırmak günahtı. Onları ayırdın.
Gözlerimizin dansı bitince yol verdim ve geçtin. Sen merdivenleri, hayat basamaklarına tırmanırcasına inerken arkandaydım. Seni izliyordum.
Fakat anlaşılan bakarken gördüğüm gözlerin değildi. Aksi halde renklerinden neden emin olamayayım.
Sen gidince gittim pırasanın birine sarıldım. O kadar yaklaşmışken sana, ne bir çift laf konuşabilmiştim ne de sesini duyabilmiştim. Bunlara üzülüyorken, geceleyin, karanlık bir uykunun ortasında iki gözün değerine daha sıkı sarıldım.

Güzelliğine rağmen başkasını seven birini bekliyorsun ve bir kat daha büyülüyorsun beni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder