25 Ekim 2014 Cumartesi

Kıvırcık Yazılar

IV
                Bahar güneşinin kış vaktini çaldığı bir gün. Bu evrenin bize buluşmamız için hazırladığı cilvesi.  Güneşli ve cilveli bu günde yürümek geliyordu içimden. Herhangi bir yöne doğru yürümek. Tabi sana yürümek olduğunu henüz bilmiyordum ki. Ana caddeye ulaştığımda bir yol ayrımına denk geldim. Yolun sağ kanadı seni rüyamda gördüğüm yere gidiyordu, sol kanadı ise meçhule. Açıkça söylüyorum seçim yapmak zor geldi. Tek kuruşumla yazı tura atacaktım. Yazı meçhuleydi, tura rüyalara. Paranın meçhul yüzü üste geldi. Sola döndüm umutsuzca yürüyordum. Aynı zaman diliminde umut da bana doğru yürüyordu. Onuncu adımımdı yanlış hatırlamıyorsam seni gördüm, on üçüncü adımımda karşılaştık.
                Üçüncü görüşümdü seni. Yedi bin küsür kere gün doğup batmıştı hayatımda, güneşin üçüncü kez yüzüne doğuşuydu bu.
                Konuşacaktık. Evrenin talebine bu kadar yaklaşmışken yüz üstü bırakmak olmazdı. Dudakların görebileceğim en uyumlu ve en hoş ahenk ile konuşmanın eşiğindeydi. Acele etmiyordu zaman. Tek işi gücü bizdik sanki. Aralanan ağzından bir ses çıkmıştı. Ne güzeldi, ne tarif edilmezdi. Zamanı durdurmak için en uygun andı. Sesini işte, sonunda duymuştum. Coşkun nehirlere nispet yaşam dolu, sahtekar kuşlara inat capcanlı bir ses kulaklarım üzerinden beynime doğru akıyordu. Korktum. Alışık değildim. Fakir kulaklarım da böylesine zengin bir sese alışık değildi. İçlerinden biri infilak edebilirdi. “Merhaba” mı demiştin, “Nasılsın” mı? Kelimeler ile kavgalı dövüşlüydüm. Seni gördüğümde de yendiler beni. Hepsi anlamsızlaştı, uçuculaştı.
                On dört milyar el içerisinde iki tanesine âşıktım ve birisi cebinden çıkıp bana doğru uzanıyordu. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Ah evet, elim. Elim neredeydi? Kim çalmıştı? Derken ensemi kaşımken buldum sağ elimi. Modern batı toplumunun medeniyet kurallarına göre bu kısımda el sıkışıyorduk galiba. Yapabileceğimi düşünmüyordum. Yapmalıydım.
                Elim, eline yaklaşıyordu. Güneşe de olabilirdi. Yaklaştıkça damarlarımda hissediyordum senden gelen ısıyı. Belki de tanımı yapılamayan aşk bu sıcaklığın adıdır, bilmiyorum. Elimi yakabilirdi. Fark etmez, hiç de önemli değildi bir el. İstersen ikisini de yakabiliriz.
                Ve ellerimiz bizden önce buluştu. Elinde fark edemediğim pamuk tarlalarında yolumu şaşırmıştım şimdi de. Samimiyet kapladı ve sonra sıktı elimi. Samimiyet yumuşacıktı. Samimiyet yavaşça aşağı yukarı sallandı. Cenneti buldum! Cennet bahçesi denilen yer aslında elinin çizgileri arasındaki pamuk tarlalarından başkası değildi. Kevser ise sıcaklığın yüzünden elimde oluşan ter damlaları olsa gerek. Gördün mü bak? Anladın umarım artık. Elin elime değdiğinde kurduk cenneti. Bu cenneti dağıtarak insanlığı karşıma alamazdım. Ama sen tereddütsüz çektin elini. Ahirette milyarlara hesap vereceksin.
                Cevap vermem, konuşmam gerekiyordu, hissettim. Bu çetin görevde dilim tek başınaydı. Beynim amansızca kutlama yapıyordu çünkü. Tehlikeliydi. Dil konuşabilir yalnız düşünemezdi. Düşüncesizce konuşmuşluğum varsa bundandır.
                Ne kelimeleri paylaştım sana inana hatırlamıyorum ama gözlerin güzelleşti. Anladım ki gülecektin. Gözlerinin gülüşü öylesine derinden geliyordu ki bir an için kalbini görürü gibi oldum. Böylesine harika bir gülüşten sonra hayata küsebilir ve bir daha gülmeyebilirdim. Buna rağmen sevincin, sevincim oldu. Gözlerin güldü, yüzün güldü, dudakların tebessüm etti, yoldan geçenler gülüyordu, araba kornaları gülüyordu, rüzgâr kahkahalara başladı, gökyüzü masmavi kesildi güneş güldü. “Durdurun zaman! Saatlerin hepsini sökün atın!” diye haykırdım. Duymadın tabi, kimse duymadı. Allah duydu, eminim. Ama duruma el atmadı. Ben gülüşünde boğuluyordum ki engin okyanusun sonuna gelmiştim.
                Dersin vardı, vaktin dardı. Ayaküstü sohbetimiz son buluyordu. Yirmi dakika öldürmüştün kaldırım üstünde benle. Benim hayatımda ise yirmi dakikada koca orman yeşermiş, büyüyüp daha nice kimseyi yaşama katıyordu.
                “Hoşça kal.”
                Her zaman kafatasımın içinin boş olduğunu söylerdim lakin bu sesin yaptığı yankı öyle derin ve ürkütücüydü ki boşluğun hacmini tahmin edemiyordum.
                Kaldırımın arasından cüceler çıkıp komfeti patlattılar, güneş bir ses bombasına dönüştü ve herkes dans ediyordu. Arkandan bakmadım ama çığlıklar attım. Umarım hassas kulaklarında kalıcı hasar bırakmamışımdır. Umarım hiç duymamışsındır içimden gelen barbar sevinç çığlıklarını.
                Seni üçüncü görüşümdü ve sesini ilk kez duymuştum. Daha ne isteyebilirdim? Lafın gelişi tabi. Beni sevmeni isteyebilirdim, bir sonraki görüşünde sarılmanı isteyebilirdim, açlara yemek, hastalara ilaç dileyebilirdim.
                Bir ay boyunca yemek yemeden yaşayabilirdim, iki hafta su içmeden gezebilirdim. Ben ise bana yüklediğin bu enerjiyi bir hafta boyunca mutlu kalmakta harcadım. Ne yalan söyleyeyim, ömrümden bir haftayı sana borçlandım. Gelsene, çay demlerim, ödeşiriz.