9 Kasım 2014 Pazar

Kıvırcık Yazılar

V
                Kimi zamanlar oluyor, kişi özleminden, çaresizliğinden ve acısından dolayı ne yapacağını şaşırıyor. İki insanın hareketleri çok tehlikeli olabilir; birisi aç insanınki, diğeri aşık insanınki. Ne yapacakları belli olmaz bunların. O kadar acıkmıştım demek ki seni nasıl görebilirim arayışlarına girmiştim. Aklıma hiç bir şey gelmiyordu, tek umudum içimde barınan kaza anlayışıydı.
                Dualarımı taşıyan melekler yavaş yol aldığı için olsa gerek tam bir hafta sonra görmüştüm seni.Hiç beklemediğim, görmek için en uzak ihtimal yerlerden birisiydi. Toplumla yaşamanın getirdiği yüklerden biri olan sosyal yaşam görevimi yerine getiriyordum. Bir arkadaşı bekliyordum anlayacağın. Dalgın daldın etrafa bakıp, şarkı mırıldanıyordum. Kötü sesimin hayat verdiği, düşük bir çocuk misali şarkımın en güzel yerinde görmüştüm seni. Sana seslenen insan adını benden güzel telaffuz edemezdi. Buna rağmen seni söyleyen o çağrıya gitti kulağım. Ben döndüm sana seslenen kimseye, sen döndün sonra. Belki de bizzat Hızır hazretleriydi o sesin kaynağı. Nitekim ben seni farketmiştim, sen de beni. Hızlı hareketlerinden anlamıştım acele işlerin olduğunu. Bunları senden duymak gibisi yoktu ama.
                “Çok özür dilerim, kalıp konuşmak isterdim fakat bi yere yetişmem lazım.”
                Bu ses kimilerinde sıradan bir insan sesi etkisi yapabilirdi ama onun altında daha gürültülü şeyler vardı. Bir silahın ateş alış sesiydi, en yüksek şelalelerden aşağı doğru bir kaya parçası düşüyordu, dünya atmosferine giren bir göktaşı alev alıp üzerime doğru hızla ilerliyordu, dünyanın farklı yerlerinde ağlama sesleri geliyordu. Ölen bebekler için ağlayanlar, doğan bebeklerin ilk çığlıkları. Bir yerlerde iki küçük su samurunun oyunundan çıkan su sesleri vardı o sesin altında, parkta oynayan çocukları dinleyen kocası ölmüş teyzenin nefes alışlarını ve avrupada konserine hazırlanan piyanistin parmaklarının piyano tuşuna değişinin sesini kalbimle duyuyordum. Hepsi senin sayendeydi.
                Bana bu yaşattıklarına karşı seni nasıl ödüllendirebilirim derdine düşmüşken el sallamıştın bana. Sağ elin kırkbeş derecelik bi açıya konumlanmış, hızla havayı sağdan soldan okşuyordu. Bunun ertesinde bir rüzgar oluşmuştu. Bir esinti bile denemez belki on adım ötemde yaptığın harekete ama o esintinin tenime değmesiyle diyaframımda bulunan nükleer bombalar aktive edilmişti. Sen dönüp giderken saçlarının hareketiyle birlikte patladılar. Öyle bir gümbürtüyü yutmuştum ki, bulunduğun binayı, bulunduğun şehri, kıtayı ve galaksiyi kurtarmıştım. Yuttum mu yuttum, sonra dayanamadım kapıdan çıkınca kustum. Yanımdaki arkadaşlarıma rağmen avaz avaz bağırıyordum sokakta. Trafik lambalarına sarıldım, yoldan geçen ufak çocukların hepsinin yanağını sıktım, gördüğüm her çiçeğe selam verdim. Tüm gün karın boşluğumda patlayan bir atom bombasının enerjisiyle yaşadım. Einstein’a ne zaman el salladın sen?
                Lütfen başka kimselere, özellikle sevdiğin kimseye el sallama. Ben o enerjiyi yutmuş olabilirim ama ülkemiz ikinci bir Çernobil vakasını kaldıramaz. Hem üçümüz birden sevinemeyeceğimize göre onu mutlu edip kendini üzmenin akla sığan bir yanı yok.