V
Kimi
zamanlar oluyor, kişi özleminden, çaresizliğinden ve acısından dolayı ne
yapacağını şaşırıyor. İki insanın hareketleri çok tehlikeli olabilir; birisi aç
insanınki, diğeri aşık insanınki. Ne yapacakları belli olmaz bunların. O kadar
acıkmıştım demek ki seni nasıl görebilirim arayışlarına girmiştim. Aklıma hiç bir
şey gelmiyordu, tek umudum içimde barınan kaza anlayışıydı.
Dualarımı
taşıyan melekler yavaş yol aldığı için olsa gerek tam bir hafta sonra görmüştüm
seni.Hiç beklemediğim, görmek için en uzak ihtimal yerlerden birisiydi.
Toplumla yaşamanın getirdiği yüklerden biri olan sosyal yaşam görevimi yerine
getiriyordum. Bir arkadaşı bekliyordum anlayacağın. Dalgın daldın etrafa bakıp,
şarkı mırıldanıyordum. Kötü sesimin hayat verdiği, düşük bir çocuk misali
şarkımın en güzel yerinde görmüştüm seni. Sana seslenen insan adını benden
güzel telaffuz edemezdi. Buna rağmen seni söyleyen o çağrıya gitti kulağım. Ben
döndüm sana seslenen kimseye, sen döndün sonra. Belki de bizzat Hızır
hazretleriydi o sesin kaynağı. Nitekim ben seni farketmiştim, sen de beni.
Hızlı hareketlerinden anlamıştım acele işlerin olduğunu. Bunları senden duymak
gibisi yoktu ama.
“Çok
özür dilerim, kalıp konuşmak isterdim fakat bi yere yetişmem lazım.”
Bu ses
kimilerinde sıradan bir insan sesi etkisi yapabilirdi ama onun altında daha
gürültülü şeyler vardı. Bir silahın ateş alış sesiydi, en yüksek şelalelerden
aşağı doğru bir kaya parçası düşüyordu, dünya atmosferine giren bir göktaşı
alev alıp üzerime doğru hızla ilerliyordu, dünyanın farklı yerlerinde ağlama
sesleri geliyordu. Ölen bebekler için ağlayanlar, doğan bebeklerin ilk
çığlıkları. Bir yerlerde iki küçük su samurunun oyunundan çıkan su sesleri
vardı o sesin altında, parkta oynayan çocukları dinleyen kocası ölmüş teyzenin
nefes alışlarını ve avrupada konserine hazırlanan piyanistin parmaklarının
piyano tuşuna değişinin sesini kalbimle duyuyordum. Hepsi senin sayendeydi.
Bana bu
yaşattıklarına karşı seni nasıl ödüllendirebilirim derdine düşmüşken el
sallamıştın bana. Sağ elin kırkbeş derecelik bi açıya konumlanmış, hızla havayı
sağdan soldan okşuyordu. Bunun ertesinde bir rüzgar oluşmuştu. Bir esinti bile
denemez belki on adım ötemde yaptığın harekete ama o esintinin tenime
değmesiyle diyaframımda bulunan nükleer bombalar aktive edilmişti. Sen dönüp
giderken saçlarının hareketiyle birlikte patladılar. Öyle bir gümbürtüyü
yutmuştum ki, bulunduğun binayı, bulunduğun şehri, kıtayı ve galaksiyi
kurtarmıştım. Yuttum mu yuttum, sonra dayanamadım kapıdan çıkınca kustum.
Yanımdaki arkadaşlarıma rağmen avaz avaz bağırıyordum sokakta. Trafik
lambalarına sarıldım, yoldan geçen ufak çocukların hepsinin yanağını sıktım,
gördüğüm her çiçeğe selam verdim. Tüm gün karın boşluğumda patlayan bir atom
bombasının enerjisiyle yaşadım. Einstein’a ne zaman el salladın sen?
Lütfen başka kimselere,
özellikle sevdiğin kimseye el sallama. Ben o enerjiyi yutmuş olabilirim ama ülkemiz
ikinci bir Çernobil vakasını kaldıramaz. Hem üçümüz birden sevinemeyeceğimize
göre onu mutlu edip kendini üzmenin akla sığan bir yanı yok.