Ben buradayım, biliyorsun.
Gidecek gücüm de yok.
Yanımdan zaman akıyor.
Otur, şu kayanın üstü senindir,
Senin kayan güzeldir, devrimler yapılır.
Su istersin nilüfer açar,
Uyursun sular akar.
Ben buradayım, biliyorsun.
Hem yağmur da başlayacak.
Umutlarımız gibi soğuk ve ıslak
Siyah bir bulut gökyüzünde.
Bulutları düşünebilmek güzel,
Yağmuru görmek güzel.
Yanlış sarılışlardaki acemilik,
Öpmeyi dahi becerememek
Yeni açmış bir nilüferi,
Emeklemek güzel.
Kayanda olman güzel.
İki taşlık imparatorluğun tahtı
Sanırım ben de tüm hayallerin veliahtı
Senden kalan tek miras , hayal kurabilmek
Zaten başka hangi servet uzaklaştırır bizi dünyadan?
Mutluluğu alan başka sikke yok.
Dolapta süt var,
Birazdan yağmur da başlar.
Otur kayana
Mutluluk satıyorum.
20 Haziran 2016 Pazartesi
Sokak Satıcısı
15 Haziran 2016 Çarşamba
Komünizm Neden Kaybetti
a) Komünizm: “Proletarier aller Länder, vereinigt euch!”
Tarih henüz yazılmadan, milattan 2000 küsür yıl önce eski dünyada bir yerlerdeyiz. Karşımızda meyve vermeye yeni başlamış bir elma ağacı var. Tüm köy buradan gelip istediğinde elma alabiliyor. Ancak diğerlerine nispeten daha güçlü bir köylü ağacın yanına gelerek ağacın kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve ağacın elmalarını diğer köylülerle bir mal varlığı karşılığında takas ediyor. İşte belki de özel mülkiyet kavramının ilk örneği dünya sahnesine bu şekilde çıkıyor.
Modellememizi bir kenara bırakırsak, insan doğasını incelediğimizde bir sahiplenme güdüsünü çocukluğumuzdan edindiğimizi görürüz. Oyuncaklarla başlanan bu dünya para ve sermayeye kadar uzanan bir yolculuğa dönüşür. Aile bireylerinden bir kaleme, bir kitaptan bir insana kadar her şeyi sahiplenebilir insanoğlu. Kıskanma, hırs,nefret ve sevgiye değebilen geniş yelpazede bir duygular topluluğunun sebebi olabilir. O halde komünizm aşka engel mi sevgilim?
Nedir peki bu komünizm? Kırmızıları, anarşiyi ve ismine aşina olduğumuz bir grup insandan başka bir şeyi çağrıştırmayan bir kavram mı? Kimilerine göre radikalleşmiş sosyalizm, yahut proleteryanın rüyası… Komünizm; temelde kapitalizme, faşizme ve emperyalizme karşı olan, üretim araçlarının kamusallaştırılmasını ve sınıfsız toplumu amaçlayan bir ideolojidir diyerek basite indirgeyebiliriz. Fakat iki satırda ifade ettiğimiz bu fikir 19. Yüzyılın başlarından filizlenerek günümüze gelene kadar birçok krizin ve olayın temelinde yatar.
İşte bu büyük sistemin yapısını ve ihtişama eriştikten sonraki bozulma sebeplerini, yine bu ideolojinin bayraktarlığını yapan SSCB ve diğer komünist devletler üzerinden kurcalayacağız.
Tarihsel süreçte, yine insan doğasına bağlı olarak paylaşan insanın aklından geçen bir fikir olmuştur. Modern çağın eşiğine kadar, haberdar olduğumuz ya da olmadığımız yüzlerce insan çıkıp komünizm benzeri fikirleri anlatmaya çalışmıştır aslında. Fakat belki uçlaştığı için belki kendini doğru anlatamadığı için ya da sadece otoritenin gücünü sorguladığı için düşünceleri uğrunda alışık olduğumuz bedelleri ödemişlerdir.
Fakat modern insanların komünizmi konuşmaya başlaması Sanayi Devrimi ile oldu. Sanayileşen dünya bereberinde yepyeni bir sınıfı ve bu sınıfın ihtiyaçlarını da peşinden getiriyordu. Yeni orta sınıf yani “Emekçi Sınıfı”.
Sanayi Devrimi’nden önceki hareketleri ilkel komünizm olarak nitelendirirsek, modern komünizm özelde elinde üretim aracı bulunmayan ve emeğini belirli bir mal karşılığı satan insanların[2] ihtiyaçlarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tüm bu felsefi ve ideolojik karakterlerinden sıyrılarak emekçi kesim arasında kendi varlığını kabul ettiren bir isyan fısıltısı olarak yer yer kendini belli eder. Bu fısıltının bir çığlığa dönüşümesi 1871’de Paris’te oldu. Engels’in ifadesiyle ilk proleterya diktatörlüğü, yani “La Commune de Paris”
III. Napolyon ülkesini ağır bir savaşa soktuğunda bundan tüm ülke etkilenmişti. Özellikle Paris, kuşatma altına girdiğinde sınıflar arasındaki makas daha da açıldı. Suni hiçbir etki içermeyen halk hareketi 18 Mart’ta başbakan ve diğer hükümet yöneticilerinin şehri boşaltmasıyla ilk zaferine ulaşmıştı. Geçici komite derhal yönetimden çekilerek komün seçimleri yapıldı. Komünün barındırdığı sınıflar o kadar çeşitliydi ki doktordan işçiye, zanaatkardan Jakobenlere her kesimden insan vardı. Seçilen komite sosyal ve toplumsal kararlarıyla zamanın çok ilerisinde bir izlenim bırakıyordu. Üç okul laikleştirildi, okullarda oyuncak dağıtıldı ve sağlık hizmetleri arttırıldı. Tüm bu romantizmine rağmen ilk mağlubiyet de kısa zaman sonra kapıyı çaldı. 28 mayısta hükümete bağlı Versay kuvvetleri şehre girerek komünü dağıttı. Direniş sonunda komünün kendine seçtiği kırmızı bayrak bir kez daha boyanmış oldu.
Marks ve Engels’in 1848’de kaleme aldıkları Komünist Manifesto’nun pratiğe ilk kez dökülmesi bu şekilde oldu. Komünist Manifesto, ortak mülkiyetçi fikirler topluluğunun ilk kez komünizm olarak adlandırıldığı ve ilk kez sistemli bir felsefe altına alındığı eser oldu. Eser sosyal evrim sırasında ilk toplumun ilkel komünist bir yapıda olduğunu ve evrimin tamamlanmasından sonra sınıfsız ve ilkinden daha ileri bir toplum düzeninin geleceğini öne sürüyordu. Marks proleteryanın toplumsal konumu gereği sınıflı toplumsal yapıyı sona erdirerek sınıfsız ve adil yeni bir dünya kuracağını söylüyordu. Yani Müslümce “Yakarsa dünyayı garipler yakar.”
Komünün mağlubiyetinden sonra komünist fikirler olgunlaştı ve eksikliklerini giderdiler. Komün kendinden sonraki hareketler için bir güç ve ilham kaynağı oldu.
İlk tam başarılı sosyalist devrimi, Birinci Emperyal Paylaşım Savaşı sırasında Rusya’da gerçekleşti. 350 yıllık çarlık monarşisi yıkıldı ve yerine burjuvanın hakim olduğu bir geçici hükümet kuruldu. İtilaf Devletleri yanlısı bu hükümeti Sovyet ve Bolşevikler tanımadı. Tabanını işçi ve köylü kesimin oluşturduğu Bolşevik güçleri ülke genelinde grevler ve protestolara giderek geçici hükümeti devirdiler. Komünizmin büyüklerin sahnesinde söz sahibi olmasının miladı belki de Ekim Devrimi’dir. Lenin’in önderliğini yaptığı Sovyet Rusya ilkeleriyle çelişen Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi. Ve Komünden ders alınarak ülke genelindeki tüm banka hesapları donduruldu ve tamamı hazineye aktarıldı. Fabrikalar ve bankalar kamusallaştırıldı. Kilise’nin sahip olduğu mal varlığı hazineye geçirildi. Ünvanlar kaldırıldı, medeni kanun getirildi, kadınlara demokratik haklar tanındı. Karşı-devrim ihtimali üzerine Versay kuvvetleri bir daha şehre giremesin diye ÇEKA[3] kuruldu.
1922’de monarşi yanlısı beyaz terör ülkeden silindiğinde SSCB resmen ilan edildi ve ilk komünist devlet dünya sahnesine resmen çıkmış oldu.
Lenin bu dönemde Marks’ın toplumsal ve sosyal fikirlerini, ekonomiye ve siyasete pratikte de entegre ederek ve kendinden parçalar katarak Leninizm ideolojisini oluşturdu. Komünizmin ülke yönetimine adapte edilişi leninist uygulamalar sayesinde oldu. Onun kurguladığı devlet yapısıyla ülkesi kısa sürede büyük ölçekte gelişti. Kısa, orta ve uzun vadeli kalkınma planlarının meyvesi olarak SSCB daha Dünya Savaşı sonlanmadan hatrı sayılır bir siyasi güç konumuna geldi. Ve Soğuk Savaş yıllarında zirvesini yaşadı.
Peki komünizm neden kaybetti sorusunu sormadan önce, kaybettiği sonucuna nasıl ulaşıyoruz? Yahut bir fikir kaybedebilir mi?
b) Kurt Kocadı
Komünistleri sinirlendirebilecek bir haber bu sanırım, evet komünizm rafa kalktı. Bir fikir nasıl ölemezse, ve tabi ki kurşun geçirmezse[4], aynı şekilde kaybetmez. Unutulsalar dahi varlıkları su götürmez bir gerçektir, buna rağmen başka fikirlerin altında kalıp sesleri kısık çıkabilir. Göreceli olarak bu ses kısılmasını bir mağlubiyet olarak ele alabiliriz. Hayır, komünizmin sesi de kısılmadı demekse olanaksız. Doğu Bloğu artık yok, demir perde sonuna kadar aralandı. Sovyetler Birliği dağıldı. Amerikanın komünist karşıtı programları yürürlükten kalktı. Komünist ülkelerin sayısı sadece beşe indi. Bunlar: Küba, Kuzey Kore, Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam ve Laos.
Küba, Laos ve Kuzey Kore dünyada yokmuşçasına soyutlanmakta ve köyden hallice kasaba muamelesi görmekte. Vietnam ekonomisi merkeziyetçiliği kaldıramadığı için ekonomide liberal politikalar uygulanmakta ve birçok büyük firma işçi fiyatı ucuz olduğu için burada fabrika açmakta.
Çin’e özel bir parantez açmak gerekirse; Çin’de komünizmin alternatifi yok. Dünyada her dört insandan birisi çinli. Cumhuriyetlerin ya da federatif demokrasilerin çıkış noktasında ise seçme seçilme ve fikirlerin parlementoda yansıma bulması yatıyor. ABD cumhuriyetçiler ve demokratlar ile bu sorunu çözse de Çin’in temelden gelen büyük problemleri var. Demokratik altyapısı yetersiz ve içerisinde birçok etnik grubu barındırıyor. Bu gruplar canlılığını ve özlüğünü sürdürdüğü için amerikan modeli bir yönetim uygulanması zorlaşıyor. Yani daha iyisini gelene kadar tek parti yönetimi en iyisi. Üstelik Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olduktan sonra ekonomisi komünist temellerden piyasa ekonomisine kayma görülmekte. Yani sonuç gösteriyor ki Mao’nun Çin’inden geriye kırmızı bir zemin üstünde beş sayı sarı yıldızdan başka kalan bir şey yok.
21. yüzyılda komünizm kendi kendine konuşan bir bunağa döndü. Modern dünya Marks’ın birçok öngürüsüyle yüz yüze gelmesine rağmen komünizmi benimseyemedi. Günümüzde ise komünizm, kapitalizmin çizdiği sınırlar çerçevesinde yaşamını sürdürüyor. Yaşam sürdürmekten çok bitkisel hayat izlenimi veriyor. Çünkü Proudhoncu anarşist gruplar haricinde gerçek komünizmle karşılaşmak zorlaştı ve komünizm terörle özdeşleşmeye başladı.
Bugün Hitler durdurulabilmişse bunu belki de en çok Stalingrad’daki bir milyonu aşkın komüniste borçluyuz. Ya da insanoğlu uzaya çıkıyorsa bunun sebebi soğuk savaş yıllarındaki rekabettir. Küba’nın insanlığa kazandırdığı doktorlar ve Güney Amerika’da karşılıksız sağlık hizmeti sunmaları… Bir şeyler yapmaya çalışan bu insanlar neden bugün etkin olamıyor? Gençken boğayı sırtında taşıyan bu ideoloji, bastona nasıl düşmüş olabilir?
c) Bir Dönemin Kapanma Sebepleri
1991 yılında Mihail Gorbaçov’un devlet başkanlığından istifa etmesiyle federasyonu oluşturan diğer ülkeler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Sovyetler Birliği dağılmış ve soğuk savaş yılları komünizmin etkinliğini yitirmesiyle son bulmuştu. Köklü ve sistematik Sovyet düzenini sarsanın ne olduğununa gelirsek; bunları iki boyutla kategorize ettim, işlevsel boyut ve algısal boyut. İşlevsel boyutta komünizmi bu denli güçlü duruma getiren sebepleri kurcalayıp çöküşü de bunların aksamasına ve yok olmasına bağladım. Algısal boyutunda ise aslında komünizmin anatomisinde hep taşıdığı fakat baskılamayı başardığı eksiklikleri düşündüm.
c.1) İşlevsel Boyutta Çöküş
Elbette neden kaybetti sorusunu soruyorsak, nasıl bu kadar başarılı oldu sorusuyla başlamamız gerekir. Bir ideolojinin bu noktaya gelmesi çok güçlü bir altyapının işaretidir. Özellikle de Marks ve Engels tarafından güçlü bir felsefe üzerine kurulması, beraberinde de kendini oluşturan disiplinlerin yine nedensellik açısından felsefi kurgularının tutarlı olması sağlımlığını güçlendirerek varlığını sürdürmesini sağlıyordu. Ama onu güçlü yapan, sağlamlık kazandıran bu sebepler ortadan kalkmaya başladı ve komünizm krizlere karşı hassaslaştı. Yani sosyal, ekonomik, toplumsal yahut siyasi depremler, artçı dahi olsa yıkım yaratabiliyordu.
c.1.i) Disiplin ve Yozlaşma
Hiç şüphesiz, disiplin başarının büyük payının sahibidir. Aynı şekilde yozlaşma da başarısızlıkların habercisi olur. Fakat komünizm için bu kavramların önemi çok daha farklıdır.
Bahsettiğim gibi Marks bir sosyal evrimden bahsediyordu. Evrimin son aşaması olarak da sınıfsız ve adil bir toplumun yeryüzünün sahibi olacağından. Elimizde bir evrim modellemesi varken elbette belirli planlarımız olmalıdır. Evrim, aşamalar dizimdir. Birbirini tamamlayan bir zincirin halkalarının tümüdür. Komünizm için de son halkaya ulaşmak nihai amaç niteliği taşır.
Eğer labirentte bir fareyseniz, peynirin kokusunu alırsınız ve ona koşmaya başlarsınız. Çünkü içgüdünüz sizi yemeği bulmaya iter ve önceliğiniz karnınızı doyurmaktır. Ama bir insansanız ve önünüzde bir peynir ya da herhangi bir problem varsa aklınıza ilk geleni yapmadan önce düşünürsünüz. Çünkü kurgulanabilecek onlarca çözüm yolu, çözüme yaklaştıracak onlarca hamle ve her hamlenin doğuracağı sayısız sonuç olacaktır. En doğru hamlelerin, en faydalı uygulama sırasıyla kurgulanması planı oluşturur. Planınız içine kararlılık, azim ve iyi olan her şeyi kattığınızda ve bunu taviz vermeden uygulamaya koyduğunuzda disiplininizi oluşturursunuz. Bu da başarıyı ve üretimi büyük ölçüde arttırır.
Sovyetler Birliği, Lenin döneminin başından beri tüm vatanı kapsayan kalkınma planları uygular. Hatta beraberinde planlama olgusu sosyalizmin kimlik özelliği niteliği kazanır. Marks’a göre dinamik bir yapıya sahip sosyalist teori, koşullara uygun seçimler yaparak sistemi dönüştürecektir. Bu seçimler dizisinin de iki temel özelliği vardır: Merkezi ve emredici olması. Sovyet Planlamaları da bu ilkeleri barındırır.
Sosyalizmi, liberalizmden ayıran farklardan birisi budur. Liberal yapı verimliliği arttırmak için rekabet ilkesini kullanır. Birbiriyle rekabet içinde olan iki kunduracı toplum için iki ayakkabı sunacaktır ve halk kendi için en karlısını bunlar arasından seçebilecektir. Sosyalizm, merkeziyetçi ilkesinden dolayı seçim şansı tanımaz. Burdan doğan handikapı da en idealini üreterek kapatmak zorundadır. Halk için en uygununu üretme sorumluluğundan dolayı devlet üretim planları kurgulamak ihtiyacı duyar. Sosyalist planlamanın amacı, “ülke ekonomisinin gelişmesi için gerekli oranları” oluşturmak, halkın yaşama düzeyini yükseltmek üzere üretimde en yüksek etkinliği sağlamaktır.
Komünizm bu planlamanın başarısını Büyük Bunalım yıllarında görür. Kapitalist ekonomiler tarihin en yıpratıcı krizlerinden biri ile savaşarak büyük hasar görmüştür. Sovyetler Birliği ise bu dönemde kuruluşundan bu yana ortaya çıkan problemleri en aza indirmiş; diğer yandan da sosyalizmin en büyük araçlarından olan planlamayı her alanda kullanmıştır. Dünyada planlamanın bir “araç” olarak kullanılması fikrinin kabulü, bu başarının ürünüdür.
Sovyetler Birliği’ni bir tarım ülkesi olmaktan endüstriyel bir ülke konumuna gelmesi de bu planlamalar çerçevesinde olur. Üretim devlerinden biri olan Birlik, üretim mallarını işler ve kendi sarsılmaz ekonomisini sıfırdan yaratır. Kürke ve tahıla bağlı Çarlık ekonomisi de devrimden nasiplenmiş olur.
İşte komünizm sımsıkı sarıldığı “plan” olgusundan uzaklaşması , özellikle son altı yılında Gorbaçov döneminde adem-i merkeziyetçiliğe geçilmesi ve kısmi özel girişimciliğe izin verilmesi adımları, Sovyet ekonomisini çok yıprattı ve bu gerileyiş Sovyet halkının tahammül çitasını aşağı çekti. Özellikle özel girişimciliğe göz yumulmasıyla ekonomisinin ilk kez karşılaştığı enflasyon kavramı kontrol altına alınamadı ve temel ihtiyaçları pahalandırarak koruduğu proleteryanın enflasyon altında ezilmesine göz yumdu. Bu sebepler Birlik’in bölünmesine ve beraberinde komünizmin kaybetmesine neden oldu.
c.1.ii) Taban Desteği , “Proleterya” ve Lenin İlkeleri
Markist ve Leninist ideolojilerin ayrılma noktalarından birisi derimin yönetim organındaki farklılıktır. Lenin, belki işçi kısmına burun kıvırıp, devrim idaresinden farklı bir kitlenin yani partinin görevli olduğunu söylemiştir. Bu şekilde komünizm araç niteliğini yitirerek amaçlaşmıştır. Parti de amacı doğrultusunda gücünü proleteryadan alır. Lenin yine Marks’tan farklı olarak gücünün etkisini arttırmak için devrime ve proleteryaya işçilerin yanında köylüleri de katar. Çekiçe kardeş orak bu şekilde çıkar. Mao ise devrimi ülkesinde uygularken kırsaldan merkeze uzanan bir devrim haritası çizer ve gücün eksenine köylüyü ve yan kuvvet olarak işçiyi ekler. Çünkü Çin’in üretimi hala tarımdır ve ortada kolay yıkılabilecek bi feodalite yoktur. Uzak doğu toplumlarında topraklar aracısız olarak otoriteye bağlanır. Bu da Mao’nun yolunu tek geçerli devrim anahtarı kılar: kırsaldan kenti kuşatmak.
Ancak asıl mücadele bundan sonra başlar.[5] Devrimler sürekliliklerini korumak mecburiyetine düşerler çünkü kapitalizm önünde engel tanımaz. Yani muhalif gruplar güçlenmeden tasviye ediliyordu. Aynı şeyi liberal devletler de komünist fikirli örgütlenmeler için yaptılar.
Devrimin anahtarı proleteryada yattığı için devlet proleteryayı doyurmak ve ihtiyaçlarını gidermek zorundadır ki kapitalizm aklını çelmesin yahut farklı bir ideolojiye ihtiyaç duymasın. Gelişöiş ülkelerde devrim yapmak da bu sebeple olanaksızdı. Gelişmiş ülkeler işçilerine belirli bir refah seviyesi sunardı bu da işçinin farkındalığını engellerdi[6].
Yani sürdürülebilirlik için baskı şarttı. Aynı zamanda da aç halkın karnını doyurmak gerekiyordu. Oysa sosyal bevrimin son basamağı bölüştürmeyi yapacak bir totaliter statükodan vazgeçilmesini ve devlet yapısının da ortadan kalkmasını öngörüyordu. İşte totaliter statükonun da ortadan kalmasıyla komünizme ulaşılacaktı. Fakat SSCB’de özellikle Josef Stalin döneminde zirve yapan baskı uygulamaları bunun olmasını imkansız kıldı. Stalin’in parti yönetimine gelmesi de son derece şaibeli ve illegaldi. Lenin, vasiyetinde parti yönetimine eleştirilerde bulunuyor ve Stalin’in görevden alınmasını öneriyordu. Stalin vasiyetin okunmasını uzun süre engelledi ve okunduğunda da etkisini en aza indirdi. Hatta bir nevi sansür uygulaması geliştirerek belgenin varlığından bahsetmek bir suç oldu. Vasiyetin tamamı ancak Stalin öldüğünde yayınlanabildi.
Vasiyetin bir kısmı şu şekildedir:
“Yoldaş Stalin, Genel Sekreter olur olmaz elinde büyük bir güç biriktirmeye başladı. Bu yetki ve gücü gerekli özenle kullanacağına dair emin olamıyorum. Diğer yandan yoldaş Troçki ise İletişim Halk Komiserliği başlığında da görüldüğü gibi Merkez Komite iradesine karşı yürüttüğü mücadele sırasında önderlik kabiliyetlerini göstermiştir. Belki de halihazırdaki Merkez Komitedeki en kabiliyetli kişidir ancak kendisine aşırı güvenmekte ve işlerin sadece yönetsel taraflarıyla ilgilenmektedir.
Halihazırdaki Merkez Komitesinin öne çıkan bu iki liderinin bahsettiğim özellikleri eğer Parti önlem almazsa ileride bir bölünmeye yol açabilir, bu ayrışma beklenmedik bir anda yaşanabilir.
Stalin çok kaba; biz komünistler arasında bu kötü özellik katlanılabilir olsa da Genel Sekreterlik makamı için tahammül edilemezdir. Bu yüzden yoldaşların Stalin’i o konumdan almanın bir yolunu bulması ve Yoldaş Stalin’den bu açıdan farklı bir yoldaşı aynı göreve getirmenin bir yolunu bulmaları gerektiğini düşünüyorum; daha anlayışlı, daha sadık, daha saygılı ve yoldaşlarına karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb. Bu durum ayrıntı olarak değerlendirilebilir. Ancak partide olası bir bölünmenin engellenmesi açısında Stalin ile Troçki’nin ilişkisiyle ilgili yazdıklarım önemsiz değildir, belirleyici olabilecek bir ayrıntıdır.
…
Gürcistan Olayıyla ilgili Stalin’in yönetsel olarak aceleciliği ve sosyal milliyetçiliğe olan meşhur sevdası yüzünden ölümcül bir hata işlenmiştir. Siyasette bu tür bağlılık genellikle en kötü sonuçlara yol açar.
…
Yapılan bu değerlendirmeler sadece içinde bulunduğumuz durum için ve bu öne çıkan sadık Partililerin bilgilerini artırma ve tek taraflılıklarını geliştirmeye fırsat bulamamaları varsayımı üzerine yapılmıştır.”
Görüldüğü üzere Lenin Stalin’i milliyetçi olmakla, yönetsel kapasitesinin yetersizliği ve siyasi uzlaşmazlığı sebepleriyle eleştirmektedir. Eleştirileri haklı çıkaran Stalin de bu belgenin anılmasını dahi yasaklar. İktidarın ortaklarından Troçki de devletin totaliter karakterinin ardında bürokrasinin ayrıcalıklarını koruma ve devam ettirme dürtüsünün bulunduğunu ileri sürmüştür. Yani silah kimdeyse onun borusu öter. Bu yüzden demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle kurulan ülkede merkeziyetçilik haddinden fazla işlem gösterse de demokratik yan hep topallayarak ilerlemeye çalışmıştır. Yeni proleterya kurulurken ve otokrasinin burjuvası yıkılırken devrimi idare etmekle görevli parti yönetimi burjuva boşluğunda aristokratlaşır ve tabandan kopmaya başlar. Yani burjuva niteliği, toprak sahipliğinden, yönetime yakınlığa kayar. Aynı şekilde sorgusuz itaat isteyen yönetim bu sefer de protestoları ve toplumsal olayların tamamını devrim karşıtlığı olarak nitelendirerek proleteryanın taleplerine karşı vurdumduymazlaşır ve baskı yönetimini arttırır.
Stalin’in ardından merkez, totaliter dinamiğini kaybeder ve artık baskıladığı kitlelere tavizler vermek zorunda kalır. 60-70li yıllarda Robin Hoodluk yapmaya başlayan ve aydınlardan alarak proleterlere dağıtan bürokrasi bu sefer de aydınları Birlik’e küstürür. Bütün bunlara rağmen liberal ülkelerdeki refah seviyesini yakalayamaz. Gittikçe ‘çarlık’laşan yönetimiyle ve Rusya’nın kronik sosyal sorunlarıyla bürokrasi yıpranmaya başlar. Bunun yanında paylaşımdaki düzenlenememiş adaletsizlik taban desteğini ve potansiyelini kaybetmesine yol açar. Halk ekim devriminden kalan toprak reformunu ve üretimdeki atılmanın değerini azaltır.
Sonuç olarak sosyal adaleti sağlamakla yükümlü yönetim bunu başaramaz. Hatta ilerleyen dönemde liberal ülkelerdeki proleterlerin refah seviyesi sosyalist devletlerdekinden iyi konuma gelir. Ekim Devrimi, batıda kapitalist özgürlüğün kısıtlanması sonucunu doğurur ve işçiler sendikalaşır, işverenler işçiyi memnun edecek sözleşmeler oluşturur. Yani devrimim etkisi ve yankısı en çok batılı işçilere yarar.
Tüm bu sebeplerden istikrarsızlığın bir nedeni de partinin ikili bir kast kurarak işçileri paylaşıma katmaması ve tabandan soyutlanmasıdır.
Üçüncü bir durum vardı ki geniş coğrafyalara hakim ve farklı etnisiteleri barındıran yönetimlerin asıl sorunudur: Enternasyonalizm.
Enternasyonalizm toplumun kabul ettiği zaman inanılmaz bir demokrasi ve eşitlik ortamı oluşturan fakat dayatıldığında faşizm benzeri görüntüler ortaya koyan bir temeldi. Komünizm etnik kimliğin toplayıcılığını ve yapıcılığını reddetti bunun yerine merkeze yurttaşlığın ortak alanını koydu. Gerçekten de dünya gücü haline gelmiş devletler azınlık problemleri yaşamayan ülkelerdir. Bu sorunu ya azınlıkları memnun ederek ya da etnik kimlikleri silerek başarırlar. Amerika’nın yaşadığı tek ırkçılık sorunu çoktan çözüme kavuşmuş olan ten rengi problemidir. Büyük Britanya içindeki azınlıklara bağımsızlık referandumu sunacak kadar özgürlük vermiş aynı zamanda oylamadan ret oyu çıkacak kadar da güven sunmuştur. Aynı şekilde Lenin bunun farkında olarak Birlik’i oluşturan cumhuriyetlere dilediklerinde ayrılma hürriyeti temin etmiştir. Bu şekilde kurulan enternasyonal yapı ve bundan alınan güç yozlaşmaya başlar.
II. Dünya Savaşı’nda Stalin’in emriyle iki yüz bine Kırım Tatar’ı işbirlikçi oldukları gerekçesiyle sürgün edildi. Sürgünde onbinlerce insan açlıktan hayatını kaybetti.
Kafkas halklarına ve Orta Asya halklarına özlerini unutmak isteyen sosyal planlar dayatıldı. Dindar ve muhafazakâr halklar için dini ve gelenekleri yaşamak kimi zaman imkansız bir hal aldı.
Dağılışa yakın, Baltık ülkelerinin bağımsızlık talebine Kızıl Ordu’yla cevap verildi. Diğer bağımsızlık talep ülkelerde referandum silah gölgesinde gerçekleşti.
Lenin’in Marks’tan edindiği ve ilerisi için uygun gördüğü ilkeler yönetim aristokrasisini ve milliyetçiliği reddediyordu. Lenin’in ilkelerinden ve demokrasisinden uzaklaştıkça SSCB’nin sonu yaklaştı. Felsefe temelinde yükselen bu ekonomik sistem, felsefenin erdemi yerine ekonomi ve politikanın ikiyüzlülüğüne alet oldu. Gücün yozlaşması ve tabanın devrime küstürülmesi komünizmin kaybetme sebeplerinden birisi oldu.
4 Şubat 2016 Perşembe
Cebrailim Selam Götür
Kaçıncı ölüşüm bugün
Yine sığamıyorum toprağa
Bitmeyen bir savaşın içerisinde
Ayakları kanayan bir göçmen
Tütmeyen bir barış çubuğu dudaklarda
Bir umut mudur sırtımdaki
Yaşam mıdır, neyin ağır yükü bu
Ne bir tufan nefes alasım var
Ne bir tufandan kurtulasım
Nehir aksa da ilgimi çekmiyor balıklar
Zaman aksa da yaşamak
Son dileğim
Duvar diplerinde biten çiçekler var,
Sökmeyin
Kelebeklerim uçar,
Vurmayın
Kaçıncı ölüşüm bugün
Yine sığamıyorum toprağa
Delik deşik beynimin içi
Fikirlerim ki telef olmuş selde
Kimisi kaybolmuş fırtınada
Dünyayı düşündükçe
Ölüm üstüne ölüm bu bendeki
Ne yok olabiliş ağaç gövdesinden
Ne dokunabilmek yapraklara
Yarım kaldı iyi niyetler
Bahçede filizlerimi soğuk vurdu
Marta kanıp gönlümüzü yaktık
Ağırlığımızca kül kaldı,
Derde boğulduk
Ne kadar varsa utanç geçmişten
Kaldı
Yandık kavrulduk savrulduk
Sanırdık ki herkes anka kuşu
Lakin öyle bir har ki
Kaf dağı dahi alev aldı
Yine bize bir garip
Telli turna kaldı
Turnam uçma uzaklara
Gel otur yanı başıma
Ne selam yollayacak sevdiğimiz
Ne bizi bir seven adem kaldı
Cebrailim selam götür
Sevgilimin diyarına
Rabbim
Sen şu hayatta kaybedenlerin de